Sözlük – 2

Sözlük – 2. sayfa

L-l

levh: tahta, düz ve üzerine yazı, resim vesaire yazılabilir levha. levh-i hatır: hafıza. levh-i mahfuz: ilâhî takdirin, mukadderatın yazılı bulunduğu manevi levha.
lüle: Osmanlı İmparatorluğu çağında çeşmelere takılan ve belli bir süre içinde belli ölçüde su akıtan boru.


M-m

mağrıb: (mağrıp) güneşin battığı yer ve taraf, batı
mağrıp maşrık: batıdan doğuya
mahfil: toplantı yeri, toplanmış kimseler, camilerde parmaklıkla ayrılmış yüksek yer.
mamure: insanların bulunduğu bayındır yer. Ma’mur olan yer. Şehir, kasaba. (Osmanlıca’da yazılışı: ma’mure.)
mahluk: yaratık
mahlukat: yaratıklar
mahviyet: alçak gönüllülük
maksud: istenen, niyet edilen, güdülen, amaçlanan, kasdedilen; varılmak istenen yer
malik: cehennem meleklerinin en büyüğü, amiri, bekçisi; sahip, iye
masiva: Allah’tan başka her şey demektir
maşrık: doğu
maşuk: sevilen, aşık olunan.
maşuka: sevgili.

mehv: sulu süt, ince kılıç.
mekr: hile yapmak, tuzak kurmak suretiyle zarar vermek.
melamet: kınama, ayıplama, azarlama, çıkışma
melamet göyneği: (melamet hırkası) alçak gönüllülük, dünyâ malında gözü olmamak ve kanaatkar davranarak kendilerini toplumdan saklamaya çalışan bir manevi sûfi hali (gömleği/hırkası).
menzil: iki konak arasındaki uzaklık, bir merminin ulaşabildiği uzaklık, ok atma yarışlarında erişilen mesafe, yolculukta dinlenmek amacıyla durulan yer, bir günlük yol
merdan: mertler, yiğitler, erkekler, insanlar
mesel: örnek alınacak söz, ifade edilmek istenileni benzetme veya kıyas yoluyla anlatan söz
meta: (metaın) sermaye, mal, ticaret malı
meth: övme, övgü
mevc: dalga
mevt: ölü.

mihman: konuk, misafir
mihnet: sıkıntı, üzüntü, bela, musibet
miskal: çok az,ufacık
miskin: çok uyuşuk olan
mismil: eti yenilebilen, murdar olmayan

muhâkkik: gerçeği araştıran, soruşturucu; bir şeyin hak olup olmadığını tespit etmek ve gerçek yönünü ortaya koyup tasdik eden, bir şeyin doğru olup olmadığını belirlemek için araştırıp inceleyen ve hakkaniyetini tescil eden.
muhâl: imkan dahilinde olmayan, halli mümkün olmayan; olamaz, olmaz, olmayacak, olması, gerçekleşmesi olanaksız.
munis: cana yakın, sevimli, uysal, yumuşak.
murdar: kirli, pis; şeriata uygun olarak kesilmemiş olan hayvan.
müddei: dava eden, bir savda bulunan (kimse), savlayıcı, davacı
mük: pınar. gönül mükü: gönül pınarı
mülket: yurt, vatan, ülke
münafık: Müslüman olmadığı halde Müslümanmış gibi görünen ve söyleyen
münker nekir: kabirde insanı ilk sorguya çekecek olan meleklere verilen ad
münkir: inkâr eden, kabul etmeyen, inanmayan.
mürsel: gönderilmiş, yollanmış.
müşahade: görme, gözlem
müzd: karşılık


N-n

naçar: çaresiz, elinden iş gelmeyen. mecbur kalmış olan.
nagah: (osmanlıca: nagâh) birdenbire, ansızın, hemen
nalan: inleyen, sızlayan, feryat eden
nalin (naleyn): Altı deri, üstü açık ve kemerli ayakkabı
naş: kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. (Osmanlıca’da yazılışı: na’ş)

nevale: bağış, ihsan; talih, kısmet, azık, yiyecek, içecek şey
nidebile: ne yapabile.
nikâb: yüz örtüsü, peçe, perde.
nuş: içen, içici, içilecek şerbet, yudum
nükte: ince anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri; ince manalı söz, idraki ve anlaşılması nezaket ve zarifliğe dayanan nazik husus


O-o

od: ateş. edebiyatta aşk ateşi olarak da kullanılır
olgil: ol gel, piş gel, olgunlaş gel


Ö-ö

özge: başka


P-p

palas: keçi kılından dokunmuş kaba kilim, yaygı; kolaylık gösteren, hoşa giden
peşiman: pişman
peymane: şarap bardağı, büyük kadeh.
pinhan: gizli, saklı, gizlenmiş
pir: bir tarikat veya sanatın kurucusu, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, üst düzey tecrübe sahibi kimse
piyale: şarap bardağı, kadeh


R-r

raht: at takımı, yolda lazım olacak şeyler. döşeme vb. takımları. pencere ve kapı kanatlarını çerçeveye tutturan menteşe takımı.
raz: sır, gizli, saklı şey
reva: yakışır, yerinde, uygun
risalet: elçilik, peygamberlik; birisini bir vazife ile bir yere göndermek
riyazet: nefsi kırma, fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak


S-s

saim: oruçlu, oruç tutan
sakıngıl: sakın
sayvan: bir şeyin üzerine çekilen dam saçağı gibi düz veya eğimli örtü, şemsiye, çardak
sehavet: (sahavet olarak da geçer) el açıklığı, cömertlik.
sepek: değirmen taşının ekseni.
ser: baş, kafa
sergüzeşt: macera, serüven
server: baş, reis, yüce
seyran: bakıp seyretme, gezme, gezinme
sıdk: içten bağlılık, sadakat
sımış: kırmış
sınık: kırık, çıkık
siga: sınav, imtihan
sin: ölü gömülen yer, gömüt, mezar, kabir, metfen, makber
sine: gönlüm, yüreğim, çok sevdiğim
Sübhân: eksikliklerden uzak ve mükemmel sıfatlar sahibi olan Allah
sünğük: kemik
sünük: kemik, sünük-i ten: vücut kemiği


Ş-ş

şakımak: güzel şarkı söylemek veya şiir okumak. çok konuşmak, çenesi düşmek
şakir: şükreden, halinden memnun olan kimse
şar: kent, şehir. şardan şara: şehirden şehire
şehd: bal
şek: şüphe, kuşku. Şüphe ile birlikte kullanılıp anlamı pekiştirir.
şem: mum
şol: o
şur: cezbe, manevi bir hal


T-t

takaza: azarlama, başa kakma.
tamu: cehennem
taraş: tarla, bağ, bahçe gibi yerlerden toplanan üründen arta kalanlar.
teberrük: bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek.
teferrüc: gezinti, açılma, ferahlama.
tekebbür: kibirlenme, büyüklenme, çalım, kurum.
teneşir: ölü yıkanan kerevet, salacak.
terkin vurmak: vazgeçmek, bırakmak.
teşviş: karıştırma, bulandırma.
tevfik: Allah’ın yardımı; Allah’ın yardımına kavuşma.
tezcek: çabucak, hemen.
tiryak: panzehir, bitkisel, hayvansal ve madensel maddelerin karışımından yapılan macun.
toylamak: ziyafet vermek, yedirip içirmek, ağırlamak.
tufan: şiddetli yağmur, çok yoğun veya şiddetli şey.
tul-i emel: insanın dünya hayatında ebedi yaşayacak gibi plan ve program içinde olup, çok uzun emeller beslemesine denilmektedir.
tuş eylemek: sürmek.


U-u

uçmak: cennet.
uğruluk: yolkesenlik, soygunculuk, hırsızlık, haydutluk.
umman: engin deniz, okyanus
unamak: saymak, değer vermek, önem vermek
ur: kale hendeği, şehir, kent, yüksek ve korunaklı yer

ura: ilmek yapmak
urgan: keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
uş: şimdi, işte, gibi
uşatmak: ufalanmak, ufalatmak
uşşak: aşıklar


Ü-ü

üleşgen: paylaşan, paylaşıcı, bölücü
ün: şan, şöhret, nam, ad
ütmek: kazanmak


V-v

vasl: aşığın sevdiğine kavuşması, kavuşmak
vebal: günah, kabahat, sorumluluk; dinî bakımdan suç sayılan iş veya davranış
visal: sevgiliye kavuşma


Y-y

yanıban: yanarak
yap: gevezelik etme, fazla konuşma
yar: sevgili, sevilen, dost, yardımcı
yarag: uygun, münasip
yavı: yitik, akılsız, sersem
yavlak: kötü, fena, değersiz, yavuz, düşkün, her şeyin kötüsü, çok, çok fazla
yazık: günah; kınama veya üzüntü anlatan bir söz
yetmek: erişmek, ulaşmak
yunmak: yıkanmak


Z-z

zarılık: yoksulluk, yoksunluk, güçsüzlük
zârî (zari): hüngür hüngür
zari (kılmak): inleyerek, hüngür hüngür
zebani: cehennemde vazifeli olan meleklere verilen ad, cehennem bekçisi
zehi (zihi): ne güzel, ne iyi
zencir: zincir
zerrece: zerre kadar; en ufak
zevade: ziyadelik, çokluk, bolluk.
zeval: yok olma, yok edilme; suç, kabahat, mesuliyet, bozulma
zinhar: kesinlikle
zühd: takva. zühd-ü taat: takva ile yapılan ibadet


Sözlük 1. Sayfa

Sözlük – 2

Yunus Emre Şiirleri Sözlüğü (nedir?, ne demek? anlamı, meali…)