Sözlük

A-a

ağu: zehir.
ağyar: başkaları, yabancılar, eller.
aht: söz, söz verme, antlaşma.
ah ü zar: inleyip sızlama, yanıp yakınma, dövünme, yüksek sesle ağlama.
ahval: durumlar, hâller, vaziyetler.
alâ küll-i hâl: her halükarda.
âm-u hâsı (has ü âm): seçkinler ve halk.
anıcak: anınca
anun: anın
ar: utanma duygusunu, namus
arif: çok anlayışlı ve sezgili (kimse), kavrayışlı, tecrübeli, bilgili, irfan sahibi
avare: işsiz, işsiz güçsüz, başıboş, aylak
ayân: belli, açık, Osmanlı’da bir kentin ileri gelenleri; meclis üyesi
aydamaz: anlamaz, uyanmaz
azad: hür, serbest, kimseye bağımlı olmayan, kurtulmuş


B-b

bağban: bahçıvan, bağcı, bahçe bekçisi
bahadır: yiğit, kahraman, batır, bağatur; savaşlarda gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan veya yiğitlik gösteren kimse.
bahıllık: cimrilik.
bahr: deniz
bahri: denizle ilgili, denizci
balam: erkek kardeş
bar tutmuş: paslanmış
barigâh: izinle girilebilecek yüce makam.
battal: kullanılmaz durumda olan, işe yaramaz, işlemez; boyutça alışılmış olandan, olağandan büyük.
bednam: kötü ün kazanan, kötülüğü ile dillere düşen
bencileyin: benim gibi; bence, bana göre
bend: su önüne yapılan set
berk: sert, katı, sağlam.
berkitmek: sağlamlaştırmak, güçlendirmek, pekiştirmek.
bezirgan: tüccar; alışverişte çok kâr amacı güden kimse.
bezm: Sohbet, muhabbet, dost meclisi, sohbet meclisi.
bi-hod: kendini yitirmiş, kimsesiz, kendine sahip olamayacak derecede mest, kendinden geçmiş olan kimse.
bidâr: uyanık, uyumıyan, uykusuz.
biedep: edepsiz
bunculayın: bu kadar, bu miktarda
buşmak: boğuşmak
bühtan: kara çalma, iftira; birine yalandan bir şey isnâd etmek.
bünyad: temel, esas, yapı, bina


C-c

caryar: Dört dost (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin (r.a) namları). Dört Halife, Hulefa-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar. (Osmanlıca’da yazılışı: çar-yar)
cavidan: daimi kalacak olan, sonrasız, ebedi
cehd: fazla çalışma, güç ve kuvvetini sarfetme, insanın nefsine hakim olması.
cehd etmek: çalışıp çabalamak.
cevlan: Gezinmek, gezme, dolaşma
cezire: ada
cura: şarap yudumu
cûş eylemek: coşmak, coşup taşmak.


Ç-ç

Çalap: Yaratan, Hak, Rab
çerağ: çıra, kandil, yağ kandili, lamba, mum, atın şaha kalkması, çırak edilme, bir memuriyete ve ihsana nail olan, vazifesinden emekli edilen.
çerçi: sırtında ya da bir el arabasında taşıdığı ya da bir hayvana yüklediği ufak tefek tuhafiye eşyasını, incik boncuğu köy köy, mahalle mahalle, pazar pazar dolaşarak satan gezici esnaf.
çeri: asker
çün: zira, çünki, madem ki


D-d

daim: devamlı, sürekli, her zaman
danişmend: bilgili, ilimli
dehr: zaman, çok uzun zaman
dervişan: dervişler.
destar: dokuma başörtüsü, sarık, örtü.
destur: izin, müsade.
devran: çağ, zaman, dünya
devşirmek: bir araya getirmek, derlemek, dermek, toplamak. katlamak, düzgün duruma getirmek.
deya: dadı
deyalu: dadılı
didar: yüz, çehre
divan: meclis, divan edebiyatı şairlerinin şiirlerini topladıkları eser
divâne: deli, kaçık, budala; bir şeye çok düşkün olan
dügeli: her, hep anlamında kullanılır.
düğürlü: evlenecek çağda, dünür gelinen kız
dükeli: hep, cümle, hepsi, bütün, herkes
düşvar: güç, zor


E-e

ebleh: akılsız, budala, alık
efgan: ıstırap ile haykırma, bağırıp çağırma; inleme, bağrışma, feryat.
eğni: elbise, giyecek, boy, endam.
enbiya: nebîler, peygamberler. yeni din ile gönderilmeyip, insanları önceki dine dâvet eden peygamberler. nebî kelimesinin çoğulu.
epsem: sessiz, ses çıkarmayan, susan.
esrik: sarhoşluk
esrimek: coşup kendinden geçmek, vecde gelmek; mest olmak
eydür: der ki
eyit: söyle


F-f

fariğ: çekilmiş, vazgeçmiş; sıkıntısız, rahat.
fasık: Sözlükte “bir şeyden çıkan” anlamına gelen fasık kelimesi, tasavvufta, inkar edenlere ve iman ettiği halde Allah’a ve Peygamber’e itaat etmeyen, dini görevlerini terk eden ve günah fiilleri işleyenlere denilmektedir.
faş etmek: gizli olanı açığa vurmak, duyurmak, ortaya dökmek, dile vermek.
fazl: lütuf, ihsan, üstünlük, artıklık, cömertlik, iyilik
felek: dünya, alem; gök, gökyüzü, sema
ferişteh: melek
ferraş: yerleri süpürüp temizlemeye ve koruyup muhafaza etmekle vazifeli adam. cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişi.
ferş: yeryüzü, döşeme, yayma, serme, toprağı ve umumiyetle basılacak ve gezilecek yeri örtmek üzere bir şeyi döşetme
fevkal’ulâ: yücelerin yücesi.
fırkat: ayrılık.
firak: hasret, özlem, ayrılık, ayrılık acısı


G-g

galtan: yuvarlanan
gark: (suya) batma, batırma, boğulma
gark olmak: gömülmek, batmak, boğulmak
gavvas: çok gayretli, çalışkan, suya dalan, inci arayan dalgıç
gevher: cevher, inci, elmas, değerli taş
gey: yeni sürülmüş tarla

gökçek: güzel, sevimli, hoş kimse
görklü: güzel, heybetli, gösterişli.
gövündürmek: yanmak, kavrulmak.
göynümek: dertlenmek, üzülmek, içlenmek, ham meyve olgunlaşmak
göynür: üzülür, içlenir, dertlenir
göyünmek: üzülmek, kederlenmek
gussa: acı, üzüntü, dert, sıkıntı, ıstırap, tasa, bulantı, gam
güher: cevher
güman: umut
gümrah: aşırı derecede büyümüş olan (bitki). deli dolu akan (su). gür, yüksek, kuvvetli (ses). uzun, sık ve dalgalı (saç). yolunu şaşırmış. doğru yoldan sapmış.
günilmek: yönelmek.
güzaf: boş, anlamsız, beyhude söz.


H-h

halayık: kadın köle, cariye
halvet: tenha, tenhaya çekilme, yalnızlık ve yalnız kalma
hanuman: ev bark, ocak
harc etmek: harcamak
hasıl: ortaya çıkmak, türemek
haşr: bir şeyi mekân ve meskenden çıkarmak, toplamak, bir araya getirip sevketmek; bütün canlıların yeniden diriltilerek mahşerde, hesap vermek üzere toplanmasıdır
havale: br işi bir başkasının sorumluluğuna bırakma, ısmarlama, devretme.
havsala: leğen, zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi
hayf: yazık, eyvah, heyhat; haksızlık, zulüm

hergiz: asla, katiyyen; hiçbir suretle
heva: arzu, meyil, heves
hicap: utanma, perde
hikmet: bilgelik, sebep, gizli sebep, özlü söz, vecize
hod: kendi hod be hod: kendi başına
hodbin: bencil, bencillik
hulk: ruh; iri ve yakışıksız, hantal
hulkum: insan veya hayvan boğazı, ağızdan mideye giden yol
hup (hub): sevgili


I-ı

ıldız: yıldız
ırak: uzak

ırılmak: ayrılmak
ırımak: ayırmak.
ıssı: sahip, iye.


İ-i

ikrar: saklamayıp doğruca söyleme, açıkça söyleme, bildirme; benimseme, onama, kabul, tasdik
ilm-i ledûn: Allah Teâla’nın veli kullarına nasip ettiği, Allah Teâlâ, gayb ve sırlara dair bir ilimdir. Gayb ve mârifet ilmidir
imdi: şimdi, şu an, şu hâlde
inayet: yilik, kayra, atıfet, ihsan, lütuf
irfan: dini gerçek ve sırlan biliş, bilme, anlama, gerçeği sezme, kavrama gücü, kültür
irşad: sözlükte “doğru yolu göstermek” anlamına gelen irşad, dini kavram olarak, müminleri dini görevlerini yerine getirmeye çağırmak demektir.
işret: içki içme
izzet: büyüklük, yücelik, ululuk; kuvvet, kudret, hürmet, saygı, ziyadelik ve üstünlük


K-k

kad: boy, mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma
kadim: başlangıcı olmayan, eski, ezeli
kadir: değer, kıymet, itibar; kuvvetli, güçlü, kudret sahibi; Allah’ın isimlerinden
kaide: kural
kaim: bir işte sebat eden, direnen, ayakta duran, duran, bir şeyi yapan icra eden, Allah’ın emrini ifa eden, mevcut, baki.
kakımak: öfkelenmek, kızmak.
kamu: hep, bütün, halk hizmeti gören devlet organlarının tümü
kamus: deniz, denizin ortası, derin yeri
kân: (Osmanlıca) bir şeyin menbaı
karavaş: hizmetçi
karavaşlu: hizmetçili
kargı: gövdesi 5-6 m yüksekliğe erişebilen çok yıllık bir bitki, kamış, saz; eskiden silah olarak kullanılan, ucu sivri demirli, ağaçtan yapılmış uzun sırık
karışgan: her şeye burnunu sokan, bilgiçlik taslayan
kâtre: damla, su damlası, damlayan şey
kavi: dayanıklı, güçlü, zorlu, sağlam, sıkıca
kayum (kayyum): belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse, gökleri, yeri ve herşeyi tutan, her şeyin varlık sahibi olabilmesi için gerekeni veren, Allah’ın isimlerinden, ezeli ve ebedi olan, değişmeyen, başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, daim ve var olan Allah (c.c), cami hademesi

kek: sürekli, aralıksız
keleci: öz veya kusursuz, düzgün söz
kemter: değersiz, itibarsız, daha aşağı.
kendü: kendi.
kendüye: kendisine.
kevn ü mekan: kainat, alem, dünya
key: için, tâ ki, hangi, nasıl?

kıyl-ü kal: arapça malayani, gıybet. Kitaplarda kîl-ü-kâl, kâl ü kîyl şeklinde de geçer.
kiçi: küçük
kimesne: kimse
kolmaş: asılsız söz söyleyen, geveze, herzevekil
körpe: çok genç, dalından yeni koparılmış, tazeliği üstünde, daha büyümemiş (bitki)
kudret: güç, erk, erke, iktidar; Yaratan’ın ezeli gücü
küll: tüm


Sözlük 2. Sayfa

Sözlük

Yunus Emre Şiirleri Sözlüğü (nedir?, ne demek? anlamı, meali…)